• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/tabusalcom?ref=hl
  • https://twitter.com/tabusal

Emine K. Arslaner

Emine K. Arslaner
Hellenin Helena Yalanı
12/02/2017

Bilinen bir hikayedir… Savaş mağlubu İspanya kralı, aç gözlülüğüyle meşhur Fransız general Napolyon’a kızgındır. “Siz para için savaşırsınız. Biz ise onurumuz için!” diye generali tersler. Napolyon’un cevabı ağır, bir kadar da doğrudur:

“Neyin eksikse onun için savaşırsın.”

Hiç şüphesiz bir ülkenin başka bir ülkeyi işgalinde sayısız menfaat arayışları gizlidir. İşgalci ülke yönettiği topraklarda var olmayan değerler, hazineler, hikmetler bulmuştur ve onlara sahip olma tutkusuyla saldırmıştır. Bir bölgede tarım ve hayvancılıkta kaydedilen ilerleme; iklim şartlarına olduğu kadar, bu alandaki teknik birikime de bağlıdır. Tarihte güneşi ve suyu bol coğrafyalardaki kültürel gelişim de tarımla doğru orantılıdır.

Anadolu hem bu nedenlerle hem de bir geçiş noktası olmasından dolayı hiç rahat bırakılmamış, verimli toprakları sık sık kanla sulanmış. Diğer taraftan, büyük bilgelerin yurdu olan bu ulu coğrafya, eşiğine adım atan herkesi misafirperver bir yücelikle kucaklamış ve kendisine benzetmiş. Tüm hain hesaplarına, alavere dalaverelerine ve komplekslerine rağmen patriyarkal Hellenler dahi matriyarkal Anadolu’nun illüzyonuna karşı koyamamış, farkında olmadan Anadolulu olmuşlar.

Buna rağmen tarih ve mitoloji dikkatle okunduğunda Anadolu’yu işgal ettikten sonra onu küçümseyen, yok sayan, zorbaca sömüren anlayışın ilk olarak Mikene mitosunu Hellen ambalajıyla kendisine medeniyet beşiği kılan Grek, yani bugünkü kapitalist Batı uygarlığı tarafından uygulandığı anlaşılır. Batı’nın kendi medeniyetini üzerine bina ettiği uygarlık Hellen dahi değildir, Mikene’dir ve bu talan Truva savaşıyla başlar…

Tüm Batılı kolonyalistler Napolyon kadar açık sözlü de değildir. Batı, bugün olduğu gibi, insanlık tarihinde de; işlediği cürümleri, cinayetleri, hile hurda ve işkenceleri makul gösterecek birer kılıf uydurmuş ve ne yazık ki başarılı olmuş. Truva savaşı için uydurulan gerekçenin adı ‘yasak aşk’, yani ‘namus’tu. Çağımızda ise bu düzenbazlığın adı; ‘terörle mücadele’dir…

Kolay anlaşılır şeyler yazmadığımı biliyorum. Meseleyi anlamak için
Homeros’un metinlerini dikkatle incelemek ve Batı’nın Doğu karşısında duyduğu ezikliği hangi yalanlarla Doğulunun bilinç altına iteklediğini görmek lazım. Bir iki örnekle konuyu daha anlaşılır kılalım…

Hellenistik dönemi ve Anadolu mitolojisini konu alan bütün kitaplar hep bir ağızdan aynı yalanı tekrarlarlar. Güya Troya kralı Priamos ile Hekabe’nin oğlu Paris, vaktiyle Sparta’ya yaptığı bir ziyaret sırasında kral Menelaos’un karısı Helena’yı baştan çıkarmış ve kaçırıp kendi ülkesine getirmiş. Kimilerine göre ünlü tarihçi, Halikarnas Balıkçısı‘na göre ise tarihin ilk ve en büyük seyyahı Herodot bu iddia hakkında “tek bir kız için güya Troya’da savaşılırken, Sidon esir pazarında az buçuk bir parayla her gün yüzlerce güzel kız satılıyordu” diye kıvrak espriler yapıyor ve Helena’nın o sıralarda Mısır’da, Mısır valisinin konuğu olduğunu yazıyordu. Ne ilginçtir ki Homeros bu efsaneyi anlatırken başlarda Paris’i, Helena’yı baştan çıkarmakla suçlar.

Odysseia’nın sonlarına doğru ise güzel kadın mütemadiyen, Akhaların ölümüne neden olan tehlikeli bir afet-i devran olarak çıkar karşımıza.

Olayın öncesi var tabi…

Deniz tanrıçası Thetis ile Aiakos’un oğlu Peleus evleniyorlarmış. Düğüne çağrılmayan fitne fesat tanrıçası Eris’in kaşıntıları tutmuş ve üzerinde ‘en güzele’ yazan bir altın elma yumurtlamış. Yumurtayı, pardon elmayı düğün sofrasına, kadın tanrıçaların önüne fırlatıp sırra kadem basmış. Hayatlarında hiç elma görmeyen çeyrek akıllı tanrıçalar, Eris’in tezgahını akıl edememişler.

Koca koca tanrıçalar oyuncaklarını paylaşamayan şımarık veletler gibi bir elma yüzünden birbirlerine düşmüşler. Sadece hıyanet veya ihanet değil, aynı zamanda şikayet mercii de olan baba Zeus’a başvurmakta bulmuşlar çareyi. Zeus da bunları, -artık nereden aklına geldiyse- İda dağının bir gariban çobanı Paris’e tevdi ederek başından savmış.

Ellerinde altın elma, soluğu Paris’in huzurunda alan tanrıçalar, tek sıra halinde yan yana dizilmişler. Hera; “beni seçersen seni Asya’nın imparatoru yaparım. Beni seç beni, beni” demiş ve gerdan kıvırıp hulus çakmış. Atena; “beni seçersen sana akıl ve şöhret veririm. Beni seç yiğidim, beni, beni” demiş ve şuh bakışlar fırlatmış. Afrodit ise; “beni seçersen sana en güzel kadının aşkını bahşederim. Beni seç, beni, beni” demiş ve ırmak gibi saçlarını savurup gözlerini süzmüş. Asya’nın imparatoru olmak, kral babası tarafından İda dağlarına dehlenip, koyun ve keçi sürüleri arasında kendisine doğa dostu bir yaşam kuran eski prense cazip gelmemiş. Atena’nın akıl ve şöhret vaadi karşısında ise “aklım veya şöhretim olmasa Zeus sizi bana yollar mıydı be akılsız Atena!” diye düşünmüş olmalı. Afrodit’e elmayı uzatarak “al şu zımbırtıyı da, kim şu en güzel kadın, tanıştır beni onunla” demiş. İşte Paris’i Helena’ya, Akhaları ve Mikenleri ise savaşa sürükleyen asıl neden bu zillilerin, yani güzellerin(!) kavgasıymış.

Bu olaydan sonra güya Hera ve Atena, Anadolu prensi olan Paris’ten intikam almak için savaşta Akhalara destek vermişler. Afrodit ise yine aynı nedenle Truvalıların safına geçmiş. Tuhaf olan ve Hellen mitosunu uyarlayanların atladığı detay, Truvalılara destek olan Afrodit’in; Paris’in ve Truva’nın mahvına sebep olacak bir işe, yani Helena ile Paris’in çöpçatanlığına soyunması, savaştan önce ve savaş boyunca Helana ile Paris’in arasını bulmak için kıvranıp durmasıdır.

Bir tanrıça bu kadar aptal olabilir mi?

Dahası, Truvalılar bu kadar gafil olup Paris’in uçkuru yüzünden ülkelerinin elden gitmesine göz yumabilirler mi?

Nitekim bu gerçeği Herodot dile getirerek, “Helena Truva’da olsaydı her şeyden önce Paris’in kral babası Priamos tarafından kocasına teslim edilirdi“der. Büyük bir ihtimalle Hellenlerin bu hikayeleri uydururken veya tahrif ederken detaylar üzerinde düşünecek kadar vakitleri yoktu… Paris’i günah keçisi ilan ederek kanlı katliamlarına bir gerekçe uydurdular ve Anadolu dahil tüm dünyayı bu yalanlarla uyuttular.

Homeros’u derleyen ve asırlar sonra Hellenlerin menfaatleri istikametinde düzenleyenlerin garp kurnazlığı, en fazla Truva savaşına destek veren veya köstek olan tanrı veya tanrıçaları tasniflerinde göze çarpar. Truvalılarla alakası olmayan tanrı veya tanrıçaları Truvalılar’ı desteklerken, Anadolu’nun göbeğinden gelmiş olanları ise Akhalara omuz verirken bulursunuz. Burada çok komik şaşırtmalar ve kafa karıştırmalar söz konusudur ama çarpıtmalar öyle amatörce yapılmıştır ki, az biraz dikkatli her lise talebesinin kavrayabileceği düzeyde basittir.

Örneğin; Afrodit, Zeus ve Dione’nin kızıdır. Zeus’un diğer adı Dion’dur.

Dion’un dişisi ise Dione’dir. Zeus, eğer evlenmişse Hera ile değil, Dione ile evlenmiş olabilir ama mahiyeti (düşünenler için) gayet malum bir azim ve gayretle Hellenler; Hera’yı, Zeus’un kucağına iterler. Bu zapt-u rapt izdivaç bir türlü meyve vermez ve Hera’dan çocuğu olmaz Zeus’un. Homeros da bize Hera ile Zeus’un kavgasından, hır güründen başka hiçbir şey sunmaz. Koltuk
değnekleriyle yürütülen bu garip evlilik büyük bir ihtimalle uydurma bir ilişkiydi.

Esmer olduğu belirtilen ve Homeros’un “dana gözlü Hera” diye tarif ettiği tanrıça Hera, anaerkil kültün hakim olduğu Girit’teki Konossos kentine ait veya oradaki bir tanrıçanın belli bir biçiminden veya yönünden evrilmiş Minos ana-tanrıçasıydı.

Grek mitolojisinde Zeus hariç tüm tanrıların isimleri Anadolu kökenlidir.

Zeus ise Yunan panteonun, adının kesinlikle Hint-Avrupa ailesinden geldiği söylenebilen yegane üyesidir. Diğer tanrılardan çok daha erken dönemlerde doğduğu da su götürmez. Şu halde; Hera’nın Zeus’un eşi olduğu iddiası bir düzmeceden başka birşey değildir. Bir Akha tanrısı olan Zeus’un, Hera ile sözde evliliği de, Ege toplumunun anaerkil yapısının zayıflayıp tahakkümcü ataerkil yapının işgaline maruz kaldığı geç Mikene dönemine tekabül eder. Bu dönemde tüm anaerkil söylenceler çarpıtılmış, yeni ataerkil yapıya göre uyarlanmış ve aşağı yukarı tüm ana tanrıçalar -Hera örneğinde olduğu gibi- şirret, şeytan, akılsız ve acımasız gibi karakter özellikleriyle rezil rüsva edilmişlerdir.

Diğer tanrıçalardan ayrı olarak Hera’yı incelediğimizde onun çok farklı bir yönünü görüyoruz. Hera, Mikenlerin bilinç altında Anadolu’yu temsil ediyordu. Olympuslu tüm tanrılarla kavga ediyor, Zeus’un huzurunu kaçırıyor ve ondan çocuk yapmıyordu. Daha da ileri gidiyor, Zeus’a ihtiyacı olmadığını göstermek için kendi kendine çiftleşiyor ve başarılı oluyordu.

Hera’nın kendi kendini hamile bırakarak doğurduğu tek çocuğu olan Hephaistos da Hellenlerin azizliğine uğramış ve aşağı yukarı tüm Anadolu kökenli tanrılar gibi çirkin olarak betimlenmiş, Truva savaşında da Akhalara destek verdiği iddia edilmiştir.

Hellenler çarpıtırlar ama yakıştıramazlar. Anadolu mitosunun o sağlam dokusunu istedikleri gibi bozamaz; yalpalar, saçmalar ve işin içinden çıkamadıkları noktaları olduğu gibi bırakırlar. Hephaistos çirkin olduğu için Hera tarafından sevilmez ve ana – oğlun arasında soğuk rüzgarlar eser. Buna rağmen Hephaistos her ne hikmetse sık sık Zeus’un şiddetine maruz kalan annesinin yardımına koşar hep ve sırf annesi Akhaları savunduğu için, Truva savaşında o da Akhaları savunur.

Uydurmalar bu kadarla kalmaz.

Hephaistos, zanaat tanrısıdır, emekçidir yani. Anası tarafından bile hor görülür, Zeus tarafından tekmelenir ve kolu bacağı kırılır. Kah Olympos’un zirvelerinde, kah İda dağlarının eteklerinde işret alemlerinde kafayı bulan, gece gündüz yan gelip yatan, canları sıkılınca ölümlülerin dünyasına dalan ve karşılarına çıkan her ahu gözlü dilbere sulanan Hellen tanrılarına, kuş tüyünden yorganlar döşekler, som altından nektar kadehleri yapacak becerikli bir el lazımdı.

İşte bu talihsiz ama becerikli tanrının atölyesindeki en yakın yardımcıları da Kyklops denilen işçilerdir.

Kimdir Kyklops’lar?

Kyklops; yuvarlak, tek gözlü demektir. Hititlerin ilk zamanlarında duvarlar, yontulmamış devasa taşların birbirlerinin üzerine oturtulmasıyla inşa ediliyordu. Duvar aralarına yerleştirilen ‘ortastatlar’da dev Hitit rölyefleri göze çarpıyordu. Hititler, insan resimlerini daha kolay olduğu için profilden yaparlar, profildeki tek gözü iri ve yuvarlak oyarlardı. Hititli sanatçı kendisinden 10 bin yıl sonra bile Picasso’nun çizdiği profil resimlerindeki iki gözü yadırgamayacak bir estetik zekaya kavuşan Batılı zihnin kapasitesini nasıl kestirsin? Hititler‘den sonra rölyefleri görenler olayı çözemediler ve duvarları yapanların bu tek gözlü devler olduğuna kanaat getirip bir isim yakıştırdılar; Kyklops…

Kyklopslar, Hephaistos’un yardımcıları; yani demirin, bakırın, tuncun mucidi Hititler’dir.

Sahi, Paris tarafından kaçırıldığı iddia edilen dünya güzeli(!) Helena’ya kayınvalidesi Hekabe nasıl sesleniyordu?

Koro: Kraliçemiz sıra sende. Dilinin büyüsünü boz şunun.

Çocukların için, ülken için ağzının payını ver!

Hekabe, Helena’ya seslenir: İnanılacak şey mi? Tanrıça Hera, koca Asya‘yı bir yarışma için peşkeş çeker mi? Tanrıça Hera güzellik yarışına girecek de ne olacak? Kocası Zeus’tan daha iyi bir koca mı bulmak istiyordu?… (…)

Hayır, oğlum Paris yakışıklıydı. Aşkın gözü kürdür. Onu görünce sen bir Afrodit oldun, tutkudan deliye döndün.

KENDİ ÜLKENDE SÜRDÜRDÜĞÜN SEFİL YAŞANTIDAN KURTULUP, ANADOLU’DA VARLIK İÇİNDE YÜZMEK İSTEDİN. Onu kandırdın!

Kaçırıldın ha!

Neden bağırmadın? Bir tek Yunanlı duymamış sesini? Sen ihtirasının peşinden geldin, ardından da Yunan askerleri….

Oğlumun sarayında kraliçeler gibiydin. Asyalıların önünde diz çökmesi sarhoş ediyordu seni… Ölen onca Anadolulu yiğit umurunda değil, öyle ki şimdi de süslenmiş takıp takıştırmış kocanın peşinden gitmeye hazırlanıyorsun…” (Euripides, Troyalı Kadınlar)

Gelelim bugüne…

Homeros’u derleyenler Helena’nın, Hitit kralı Priamos’un oğluna tutulmasını onurlarına yedirememiştir.

Ne var bunda diyeceksiniz…

Çok sey var…

Paris, Fransa’nın başkentidir. Truva, Hititlerin’dir ama Londra’nın dörtyüz yıl önceki adı New Troy’dur. Troy halen Portekiz’de bir kentin adıdır.

Bütün bunları ortadan kaldırırsanız ortada Avrupa kalır mı?

Dahası da vardır; Anadolu hala “Ana“doludur ve anaerkil kültünü ücra kuytularında yaşatmaya devam etmektedir. Kibele’ye olmasa bile Kıble’ye dönmektedir. Hitit rahipleri gibi tamamını olmasa da, sünnet diyip ucundan kestirmektedir.

Truva geçilir mi?

Geçilmez, geçilmeyecek…



Paylaş | | Yorum Yaz
363 kez okundu. Yazarlar

Yazarın diğer yazıları

Öldürürler seni oğlum! - 07/09/2016
Defnenin Duası... - 06/06/2016
Hellenistanın Günah Keçisi - 12/03/2016
Hellenin Helena Yalanı - 24/01/2016
 Devamı

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın