• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/tabusalcom?ref=hl
  • https://twitter.com/tabusal
Sodom ve Gomorra

Branko Milanović – Sodom ve Gomorra | Dünyadan Çeviri

Le hasard [baht] kaprisli bir ustadır.

Yakın zamanda Çin’e seyahatim sırasında, orada Çin’de basılmış ve Çin hakkında kitaplar okuyacağımı biliyordum. Bu yüzden hiçbirini yanıma almadım. Oraya götürdüğüm tek kitap, Çin’le hiçbir ilgisi olmayan bir kitaptı: Proust’un Yakalanan Zaman’ı [Le temps retrouvé]

Bu kitabı üçüncü kez okuyuşumdu: önce kitapta olanların çoğunu anlamayan bir çocuk olarak, sonra kırk yaşımda ve nihayet (korkarım son kez) şimdi.

Kayıp Zamanın İzinde’nin [A la recherche…] (yazarın ölümünden sonra yayınlanmış ve açıkça bitmemiş) bu son cildinin, bir tiyatro eseri gibi kurgulanmış olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim. Farklı mekânlarda geçen üç ya da dört perde var ve (tamamen “romanesque” bir bakış açısıyla bakılacak olursa) bunların hiçbiri -gerçekliği bir kenara bırakın, romanın sınırları içinde bile- anlatıldığı gibi gerçekleşmiş olması olası değil. Perdeler oraya bir öykü anlatmak için getirilmiş. Perdelerden biri, 1917’de ya da 1918’in başlarında (yıl asla verilmese de anlatı bunu açıkça ortaya koyar) eşcinsel ve diğer (o zamanlar kabul edildiği üzere) ahlaksızlıkların [vices] özgürce uygulanabileceği bir yer sağlayan Parisli bir “hôtel”de geçer. Diğer kötü ahlaksızlıklardan biri de mazoşizmdir. Proust’un yedi cildinin ana karakterlerinden biri olan Baron de Charlus, bu kötü şöhretli evi sık sık ziyaret eder.

De Charlus Fransa’nın en ünlü ailelerinden birinden gelir. Kitabın ilk altı cildinde eşcinselliği ve diğer “ahlaksızlıkları” tartışılsa da, bunlar baronun toplumsal çöküşüne yol açmaz. Bununla beraber son ciltte bu toplumsal çöküş açıkça ortaya çıkar. Yaşlı de Charlus artık dürtülerini denetleyememektedir. Nereye giderse gitsin yüklü miktarda para karşılığında kendisini dövmeye hazır (bunu yaptıktan sonra utanan) genç oğlanların peşine düşer. Yalnızca aristokrat akranları arasında değil, aynı toplumsal evrende yaşayan burjuvalar (Proust’un kendisi de buna dahildir) ve ona sık sık genç oğlanlar sağlayan hizmetkârlar ve uşaklar arasında da, tam anlamıyla alay ve küçümseme konusu değilse bile, kesinlikle serbest ve küçümseyici bir sohbetin nesnesi haline gelir. O zaman De Charlus, Fransa’nın en ünlü aristokrat evlerinin diğer bazı üyeleri gibi, artık “eşit”lerine sık sık gitmekte rahatlık, hatta ilgi bulamaz. Dışlanır, toplumsal çevresine yabancılaşır. “Garçon”lar tarafından dövülmediği zamanlarda onlarla kağıt oynar. Cinsel ve toplumsal unsurlar iç içe geçmiştir. İlki toplumsal konumunun değişmesine -düşüşe- yol açar.

—-

Birkaç gün önce New York’taki Lincoln Center’da (Fransız sinema eleştirmeni Serge Daney’in anısına seçilen) 1970’lerin filmlerinden oluşan bir retrospektif seçkide Pasolini’nin “Salò ya da Sodom’un 120 Günü” filminin gösterildiğini gördüm. Filmden ilk haberdar olduğumda lise öğrencisiydim. Hakkında konuşuldu, yazıldı ve bir dereceye kadar meşhur oldu. Ben hiç izlemedim. De Sade’ın bitmemiş romanından uyarlanmış. Pasolini’nin filmi, Roma’da devrilen Mussolini hükümetinin 1943-44 yıllarında geri çekildiği, daha doğrusu kaçtığı Kuzey İtalya’daki göl kasabası Salò’da çektiğini biliyordum. O zamanki ve hatta bugünkü eleştirmenlerin de yazdığı gibi, ahlaksızlığı toplumsal bağlamı içinde ele alacağını düşündüm. Salò Repubblica Sociale, İtalya’nın küçük de olsa herhangi bir yerinde Faşist yönetimi korumak için umutsuz bir girişim olarak kuruldu. Yöneticileri, tıpkı Hitler rejiminin son günlerinde olduğu gibi, bu rejimin uzun süre devam edemeyeceğini biliyordu. Dolayısıyla, bir anlamda cezalandırmadan muaf olduklarını iyi bildiklerinden, sadizmlerini ve sefahatlerini etrafta bulabildikleri herkesin üzerine salabilirlerdi: Salò’da doğru ya da yanlış davransalar da cezaları ölümdü.

Sol referansları iyi bilinen Pasolini’nin “ahlaksızlığı” toplumsal bağlamına oturtacağını düşünmüştüm. Ama film beni bu düşünceden tamamen uzaklaştırdı. Film nedensiz bir cinsel ve diğer şiddet alıştırması. Görünüşte, yanlış ve inandırıcı olmayan bir biçimde film, “olay”ları faşistlerin yönetimindeki bir yere yerleştirse de, filmin en başında kasabanın adını göstermekten başka bir şey yapmıyor. Bu, “mutlak iktidarın mutlak surette nasıl yozlaştırdığını” inceleyen bir alıştırma değil, seyirciyi şok etmek için nefsine düşkün bir alıştırmadır. 

Tek gösterim olduğundan filmin biletleri tükenmişti. Bileti zamanında almamak gibi bir hata yaptım ve neredeyse bir saat boyunca sırada beklemek zorunda kaldım. Seyirci filmin sonunda zayıf ve biraz garip bir şekilde de olsa alkışladı.

Pasolini gibi kendini solcu ve toplumsal bilinç sahibi ilan eden bir yazarın zaman ve mekânla ilgisi olmayan bir eylemi, hassasiyetleri ve zevkleri tamamen incelikten yoksun bir şekilde şok etmek amacıyla yaratırken, yarım yüzyıl önce kendini “sanat için sanat” adına olduğunu ilan eden bir yazarın cinsel adetleri ve “ahlaksızlıkları” toplumsal bağlamlarına nasıl yerleştirdiğini gösterir.

İki yazarın amaçları, başardıklarından çok farklıydı.

Kaynak metin: https://branko2f7.substack.com/p/sodom-and-gomorrah

  
210 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Günün Sesi