Mustafa Yıldırım
-
Ulus Baker’e Ziyaret - 9
10/01/2026 Nevizade istikametinde yüz metre kadar yürüdük Nezizade’yle Çiçek Pasajı birbirine çok yakındı aralarında elli metre ancak vardı Çiçek Pasajı binası dışarıdan muhteşem gözüküyordu restore edilince harikulade olmuştu pasajın iç avlusuna meyhaneler masalar kurmuşlardı ferah bir masaya Ulus Baker’le karşılıklı oturduk ‘geldiniz mi daha önce Çiçek Pasajı’na geldiyseniz, kiminle geldiniz?’ dedi öksürerek boğazımı temizledim ‘evet, geldim Sait Faik Abasıyanık’la,’ dedim çok şaşırdığı gözbebeklerinin büyümesinden belliydi ‘gerçekten mi, dostum canlı bir edebiyat tarihisiniz vallahi ne güzel bir imkân,’ dedi ‘estağfurullah üstadım sizin filozofluğunuzla bilgi deryası oluşunuzla asla kıyas edilemez benimki ama imkân konusunda haklısınız geçmişi yakın eden beni geçmişe götüren bir zaman âletim var,’ dedim tam bu sıra garson geldi ne yiyip içmek istediğimizi sordu ‘bir kadeh kırmızı şarap alayım ben beyefendiye de otuz beşlik rakı getirin ne yiyeceğimizi de beyefendiye bıraktım o ne isterse, benim ki de ondan olsun,’ dedim Ulus Baker’e döndü garson Ulus gülümseyerek, ‘Barbun olsun barbunu çok severim,’ dedi gevrek gevrek konuşarak garson gülümseyerek gitti ‘tesadüfe bakın ki Sait Faik’le de barbun yemiştik Çiçek Pasajı’nda sadece meyhaneler farklıydı o zamanki meyhaneler içerideydi hep avluda böyle ferahfeza coşkulu bir ortam yoktu pasaj binası köhnemiş, yaşlanmıştı mimari de insan gibidir yaşlanır ve ölür yetmişlerin sonuna doğru bir gece vakti çökecekti bu bina tam on yıl enkaz hâlinde durmuş on yıl sonra restore edilmiş eski hâline dönmüş yeniden,’ dedim içkilerimiz ben konuşurken gelmişti kadehlerimizi birbirimize doğru kaldırıp birer yudum aldık içkilerimizden ‘Sait Faik’le de benzer yönünüz çok o da karışık, dost canlısı bir insandı ikiniz de adalısınız meselâ siz Kıbrıslıyken, o Burgazadalı evet, burada doğmadı ama kendisine bir lâkap ek bir soy isim yapacak kadar çok sevdi o da siz gibi içkiyi çok severdi yalnız o, denizden babası çıksa bile yerdi barbun seçimi bana aitti çok lezzetli olduğunu duymuştum bir lezzetsever olduğum için lezzetli olduğunu öğrendiğim şeyi merak ederim böylelikle, barbun istemiştim Sait Faik’in dili ve anlatımı da muhteşemdir tıpkı sizin gibi,’ dedim maalesef ki, ömürleri de aynı olacakmış kırk yedi yıl neyinize yetmez demişti âdeta doğa barbunlarımız geldi görüntüsü iştah açıcıydı altın sarısı, nar gibi kızarmış barbunya denilen küçük balıklar fasulyenin abisi olan barbunyayla isim benzerliğinden galiba kısaltmalı isim verilmesi yanındaki yeşillik ve salata görüntüsü de enfesti iştah artıyordu balıklara giriştik ımmm, nefisti barbunlar arada içkilerimizden yudumluyor afiyetle barbunlarımızı yiyor ve sohbet ediyorduk barbun porsiyonlarımız bitmişti tam bu sıra sokak çalgıcılığı yapan Çingene gençler peydah oldu Çiçek Pasajı’nda müziğin nameleriyle ortamı büyülemişlerdi yanımıza kadar gelmişlerdi Ulus Baker hem içkinin tesiriyle hem de müziğim büyülü nağmeleriyle duygulanıp coşmuş hüzünlü bir Çingene şarkısı söylemeye başlamıştı Ulus’un şarkı söylediğini duyan Çingene müzisyen gençler ritmi ânında yakalayıp Ulus’a ayak uydurmuşlardı Ulus şarkı söylerken tüylerim diken diken olmuştu yalnız değildim elbette avludakiler ve sanki pasaj binası da etkilenmişti hüzünlü şarkıdan ve Ulus’un sesinden Ulus’un hüzünlü şarkısından sonra Çingene gençler oynak havalar çalmaya başladı bu sefer ben ayaklandım Ulus’un ellerinden asılıp kaldırdım pasaj avlusunun ortasında kurtlarımızı döktük oynadık yani diğer masalardan da kalkıp oynayanlar oldu Çiçek Pasajı binası bile coşmuştu ‘benim adım Cite de Pera,’ diye bağır bağır bağırası gelmiş gerdan kıra kıra oynamayı canı istemişti oturacağımızda, Çingene gençlerin yanına gittim klarnetçinin gömlek cebine 100 TL’lik bir banknot sıkıştırırken ‘balık yiyip, bir şeyler için üstü artarsa, onu da üleşin,’ dedim ‘eyvallah abi,’ dediler gülümseyerek oturunca, pasajın giriş kapısındaki koca saate baktım yediye çeyrek vardı ‘sevgili filozofum, yavaştan kalksak iyi olur kül kedinin saati dolmak üzere fayton kabağa dönüşmeden gideyim,’ dedim Ulus Baker, ‘Kabağa dönüşsün bence beraber kalırız, takılırız ama böyle bir imkân hiç terk edilir mi Spinoza’ya götürecek bir âletim olsaydı keşke en iyisi kabağa dönüşmeden gidelim dostum bana beş dakika izin tuvalete gidip geleyim,’ dedi kıkır kıkır gülerek ‘kabak masaldan ibaret böyle bir şey yok ama çalışmayabilir âlet hadi gidip gelin hemen kalkalım,’ dedim gülümseyerek Ulus Baker lavaboya gidince garsondan hesabı istedim hesap, 85 TL’ydi hesap tabağına 100 TL koyup ‘üstü kalsın,’ dedim fırsat bu fırsattı poşetteki kitapları çıkardım etrafa çaktırmadan cebimdeki paranın hepsini kitabın birisin arasına koydum 2000 küsur TL kalmıştı ne olur, ne olmaz diyerek ’20 TL yanımda kalsın,’ dedim paralar belli olmayacak şekilde kitapları poşete koyarken Ulus Baker geldi ‘ben de kitaplara bakıyordum,’ dedim ‘ya dostum, bana yine hiçbir şey bırakmamışsın burası bari benden olsun, diye düşünmüştüm lavabodan sonra kasaya gittim ‘hesap ödendi, dediler aşk olsun vallahi bana hiçbir şey bırakmamışsınız hangimiz misafir, şaşırdım doğrusu,’ dedi ‘ne demek üstadım bir de size yük mü olacağım,’ dedim gülümseyerek parayı iyi ki poşete koymuştum elden versem, almayabilirdi alsa bile, ısrarlarım sayesinde alırdı bu da onu çok mahcup ederdi masadan kalktık kitap poşetini elime aldım Çiçek Pasajı binasına bakındım, son bir kez pasajdan çıktık Taksim istikametinde gelen tarihi tramvaya bindik tarihi tramvay ağır ağır ilerledi Mısır Apartmanı’na ve St. Antuan Kilisesi’ne bakındım selâm dururcasına biraz daha ilerledi tramvay Tünel’e girmeden indik tramvaydan ve yürümeye başladık ‘sadece siz benzemiyorsunuz, Sait Faik’e ziyaretlerim de kısmen benzeşiyor gidiş saati yaklaşırken Burgazada’da bir meyhanede sirtaki teptik,’ dedim ‘biz de oynadık Çingene çaldı, Ulus oynadı,’ dedi kıkır kıkır gülerek ben de ona eşlik ettim ‘Mustafa da göbek attı,’ dedim Galâta Kulesi’nin yakınlarından geçerken bir selâm da yorgun kuleye attım apartmanın bulunduğu sokağa girmiştik apartman kapısından içeri girdik merdivenlerin altına doğru yürüdük elimdeki poşeti Ulus Baker’e uzattım âletin önüne yığdığım bilumum malzemeyi çektim ‘işte beni getiren ve götürecek olan namı diğer âletim,’ dedim âleti çıkardıktan sonra malzemeleri yerine ittim âleti dışarı doğru itekledim apartman kapısından çıkarıp birkaç basamaklık merdivenden indirdik sokağa çıkınca, âletin kırık kanatlarını düzeltim âleti gören sokaktaki beş-on çocuk merakla yanımıza koşuştular her bir ağızdan ‘abi, bu nedir?’ sorusu ‘uçak maketi,’ dedim merak dinmemiş, sorular artmıştı ‘Emniyet için lâzım dağılın hadi,’ desem de aldırmadılar cebimdeki para geldi aklıma ‘çocuklar giderseniz benden size 20 TL,’ dedim parayı alınca dağıldılar paranın ikna tesirine gülüştük ‘müsait bir yer yok mu buralarda?’ dedim ‘ileride Şarapçı Bedros’un kuytuluğu var pek giren çıkan olmaz Bedros biraz aksi adamdır,’ dedi gülerek kuytuluk istikametinde ittik âleti Ulus Baker’le kuytuluğa girdik saçı sakalı birbirine karışmış ihtiyar bir meczup yatağına oturmuş sırtını duvara yaslamış elindeki şarap şişesinden yudumlar alıyordu bizi görünce selâm verdik Ulus Baker, ‘Kusura bakma, Bedros Baba arkadaşın makinesinden dolayı sokaktaki çocuklar pek rahat vermedi Bedros Baba’nın kuytuluğu müsaittir oraya gidelim, dedim şimdi bize biraz müsaade sana anlatacağı gerçeği,’ dedi şarabında birkaç yudum aldı kalın ve hırıltılı sesiyle ‘eyvallah filozof ‘işinize bakın siz,’ dedi ‘sevgili filozofum ya Şarapçı Bedros’un kuytuluğundan gideceğimi keşke bilseydim bir şişe şarap getirirdik ona o hâlde, sizden bir ricada bulunayım ben gittikten sonra Bedros’a bir şişe şarap alabilir misiniz?’ dedim ‘tamam, merak etmeyin,’ dedi gülerek âletin kilitli kapısını açtım Ulus Baker’i içeri davet ettim yavaşça yaklaşıp, nazikçe oturdu âletin koltuğuna biraz inceledikten sonra, dışarı çıktı ‘vakit tamam yolcu yolunda gerek ‘Abbas’ı tutmayalım Çiçek Abbas’ı,’ dedim gülerek kıkırdayarak bana sarıldı sarılması sımsıkıydı ben de ona sarıldım ‘geldiğiniz için çok teşekkür ederim beni çok mutlu ettini z -ses tonu duygusaldı- beni ziyaret etmenizi isteyen hocaya çok selâmımı söyleyin,’ dedi ‘selâmınız başım üstüne kendinize çok iyi bakın,’ dedim Şarapçı Bedros boyuna bizi izliyordu ‘Bedros Baba,’ diye bağırıp el selâmı verdim şarap şişesini kaldırarak şerefe selâmı verdi âlete binip kapısını kapattım kontağı çevirip âleti çalıştırdım çişim fena sıkıştırmıştı aslında hemen varacağım nasılsa diye pek önemsememiştim açılan ekrana zaman ve konum bilgilerini girdim Ulus Baker’e baktım boyuna beni izliyordu gözleri dolu doluydu ona bakıp el salladığımı fark edince o da bana coşkuyla el salladı âlet bir anda toza dumana karıştı -Mustafa Yıldırım |
|
|
Yorumlar |
| Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |
Yazarın diğer yazıları |
| Ulus Baker’e Ziyaret - 8 - 05/01/2026 |
| İstiklâl dolu doluydu insanın aktığı bir nehirdi bu cadde kimi geliyor, kimi gidiyordu |
| Ulus Baker’e Ziyaret - 7 - 31/12/2025 |
| oturunca biraz kendime gelmiştim ‘sahi, kimdi o, dostum?’ dedi |
| Ulus Baker’e Ziyaret - 5 - 23/12/2025 |
| termosta su tükenmişti ‘ben biraz daha su ısıtıp |
| Ulus Baker’e Ziyaret - 4 - 20/12/2025 |
| birasını bitirmişti, Ulus Baker ‘beş dakika ara verelim |
| Ulus Baker’e Ziyaret - 3 - 16/12/2025 |
| kapıyı saçı başı dağınık biri açtı hemen tanıdım bu, Ulus Baker’di |
| Ulus Baker’e Ziyaret - 6 - 16/12/2025 |
| ‘sevgili filozofum haydi dışarı çıkalım |
| Ulus Baker’e Ziyaret - 2 - 26/11/2025 |
| kahvecinin garsonundan bir çay daha istedim biraz yorgun kuleyi izledim |
| Ulus Baker’e Ziyaret - 1 - 20/11/2025 |
| ... |
| ‘Eli olmayanın dili çok olur.’ - 09/04/2019 |
| Dili çok olan insanlar, genelde, ahkam kestikleri şeyden de yoksundur. Ama yoksun oldukları şeye en çok kendisi sahipmiş gibi göstermeyi iyi bilirler. Bu bir çeşit psikolojik tepkidir. |
Devamı |